BÜLENT ECEVİT İLE AÇIK ÇAY, DEMLİ ŞİİR

 

 

Türk siyasetine damgasını vuran Bülent Ecevit ile 20 Ağustos 2004 tarihinde, siyaset dışında  bir röportaj yaptık. Ankara Or-An’daki Kütüphaneli Ev’de yaptığımız iki buçuk saatlik görüşmemizde, baştan ayağa şiir konuştuk. Aklımızdaki soramadığımız bir sorunun gölgesinde, Sayın Ecevit’in ozanlığa verdiği önemi, şiirini üretim sürecini, şiirdeki dünya görüşünü ve siyaseti şiirden ayrı tutmasının nedenlerini konuştuk. Nam-ı diğer Karaoğlan’a sorduğumuz sorular ve yanıtları aşağıda. Soramadığımız ise, yanıtsız kaldı. Bülent Ecevit, birkaç yüzyıl önce yaşasaydı, Köroğlu’nun Zonguldak Varyantı da olur muydu? Bir zamanlar,  dağa-taşa adı yazılan bu çağdaş kahramanımız, milyonların umudu, milyonların kahramanı değil miydi? Bir tek, elinde sazı olmaması, bu ozanın Zonguldak yörelerinden çıkıp, Anadolu’ya yayılacak destanını engelleyebilir miydi? O değil miydi, paşalara kafa tutan, cezaevlerinde yatan, halkın partisinin savunmasını bir başına hazırlayıp mahkemelere sunan? O değil miydi, 12 Eylül sonrası, halkçılığı nedeniyle Kürtçülük bile yaptığı iddiasıyla ispiyonlanan? O değil miydi, KIrkpınar Ağası Isparta Pehlivanı’nı meydanlarda yerden yere vuran? O değil miydi, tekmil ağaların kendisine savaş açtığı kahraman? O değil miydi, siyasetin çarkını kendi çıkarlarına çeviren refah içindeki haksız hayatlara savaş açan; bir kooperatif evinde yaşayan? Bir Köroğlu bir Ayvaz bir ömrü, sevgili Rahşan’ı ile yaşayan o değil miydi?

Ülkemizin içinde bulunduğu en kritik dönemlerde görev almaktan kaçmadan siyaset ömrünü tamamlayan, dürüstlük abidesi bu değerli şair insana acil şifalar diliyoruz...

İlyas Orak: Eski bir dergici ve kooperatifçi olarak, edebiyat kooperatifçiliğine nasıl bakıyorsunuz?

Bülent Ecevit: Tabi kooperatifçilik bizim açımızdan son derece önemli bir etkinlik. Bizim kendi demokratik sol anlayışımız, hem bir yandan kooperatifçiliğe önem veriyor, hem de kooperatifleri destekliyor. Bir yanda kırsal kesim etkinliği sayılabilen esnaf-sanatkar kooperatifçiliği , diğer yanda da kültür alanındaki sizin kooperatifçiliğiniz çok önemli. Çünkü insanlar kendi başlarına ne kadar güçlü de olsalar, tek başına yapamayacakları görevleri, başaramayacakları girişimleri gerçek anlamda kooperatifler ve kooperatifçiler ile gerçekleştirebilirler. O bakımdan size başarılar dilerim.

İ.O: Günümüz Türk Edebiyatı’na ve özelde de edebiyat dergiciliğine bakış açınız nedir? Edebiyat dergilerini izleyebiliyor musunuz?

B.E: Son 4-5 yıldır benim siyasal etkinliklerim benim vaktimi fazlasıyla, beni rahatsız edecek kadar alıyordu. Siyaset yaparken de siyasal işlerimi yerine  getirirken  de yazıya, şiire; sanata  büyük ağırlık verdim. Fakat son 4-5 yıl beni zorladı. Onun için son dönemle ilgili bir şeyler söyleme hakkını kendimde bulamıyorum. Tabii çok daha gerilere gidecek olursak, benim  gençlik dönemime  gidecek olursak, oradaki  edebiyat dergilerini çok daha yakından izleyebiliyordum. Orhan Burian  ve arkadaşlarının şiir dergileri... Varlık tabii çok önemli bir faktördü. Bir Yeditepe...  Bunlar, yalnızca Türkiye’nin seçkin edebiyatında değil, genellikle Türk  toplumunun  edebiyatında çok iyi etkiler bırakan, sanatın kültürün çok sağlıklı bir şekilde  yaygınlaşmasına katkıda bulunan girişimlerdi. Son dönemde yeterince ilgilenmedim. Ama bundan sonra ilgilenmeye  kararlıyım.

İ.O: Kararlılığınız bizi heyecanlandırır. Az önce, Tahsin Yücel ile görüştüm. Dedi ki: Ecevit’in  dile hakimiyeti  tartışılmaz. Kuşkusuz bu, şiiri yapmakta yaratmakta yeterli faktör değildir. Ben Sayın Ecevit’in şiiri ihmal ettiğini düşünüyorum. Politikayı öne aldı. Salt şiiri ile ilgilenseydi çok daha farklı bir yerde olurdu!  Bu noktada, Tahsin Yücel’in bu görüşünü nasıl karşılıyorsunuz?

B.E: Efendim, o sıkıntıyı o rahatsızlığı ben hep duydum. Fakat Doğu dünyasından şiirle, edebiyatla  siyaseti yan yana ileten, birbirine karıştırmadan yan yana ileten birçok politikacı  var. Şimdi Batıda bu yadırganır. Bir siyasetçi siyasetçidir. Sanatla yeteri kadar ilgilenmez. Doğu dünyasına baktığımız vakit, Asya dünyasına baktığımız vakit, birçok önde gelen politikacı, aynı zamanda önde gelen ozanladır. Edebiyatçılardır. Bizim bazı padişahlarımız  ozanlardır, müzisyenlerdir. Sanatçılardır. Gene Türk toplumunun politik açıdan karşıt  bir kesimden Şah İsmail’in şiirleri arı Türkçe bakımından Osmanlı  şairlerinden çok farklıdır. Hem de çok ciddi mesajları vardır. Daha doğuya gidersek, çağımızda mesela Ho Chi Minh  benzerleri Batıda yoktur. O bakımdan, ben de keşke şiire çok  daha fazla vakit ayrılabilseydim diye düşünüyorum. T.Yücel eleştirisinde haklıdır.

İ.O: Bunu ne zaman düşündünüz. Bunu siyasi yaşamınız boyunca hep düşündünüz mü? Yoksa, siyasetten ayrıldıktan sonra daha mı yoğun  hissetmeye başladınız?

B.E: Son 5 yıldır diyebileceğim. Nitekim, 5-6 yıl öncesine kadar da benim şiirlerim var. Van Gölü ile ilgili yazdığım şiir 1997 yılında yazıldı ve son yazdığım, son yayınlanan şiirimdir. Ama bu son beş yılda da, daha önce yarım bıraktığım şiir çevirilerine eğildim ve uğraştım. Ör. T.S. Eliot çevirilerime  yeniden başladım. Kurultay’dan* (DSP’nin 25 Temmuz 2004 tarihinde Bülent Ecevit’in siyasetten ayrıldığı son kurultayı) hemen sonra, T.S. Eliot dosyamı çıkardım ve çalışmaya başladım. T.S. Eliot’dan Türkçe’ye çevirmek, bildiğiniz gibi çok zordur. Çok önem veriyorum.

İ.O: Tagore çevirileriniz T.S. Eliot’dan önce miydi? Çeviri ile aranızdaki ipi kopardınız mı?

B.E: Çocuk yaştaydım. 15 yaşındayken çevirmiştim Tagore’u Hintlilerin Bhagavad Gita diye önemli bir kültür hazineleri  var. Ondan epey şiir çevirileri yapmıştım. Öncelikle onu devam ettireceğim. Yani ipi tamamen koparmış değilim. Şimdi çok daha vakit bulabileceğimi umuyorum.

İ.O: Cengiz Aytmatov, sizin sanatsal düşünceleriniz için “T.S.Eliot’un, Pound’un, Tagore’un ve aynı safda bulunan, şu veya bu ölçüde usdışılığa (transandantal) dayanan panteist dünya görüşündeki diğer düşünür ve şairlerin dünyasından pek çok şeyi bünyesinde taşımaktadır.” demekte. Adı geçen şairlerin, dünya görüşünüze doğrudan etkileri oldu mu? Aytmatov’un bu saptamasını doğru buluyor musunuz?

B.E: Beni asıl etkileyen tasavvuf  felsefesidir. Ta çocukluğuma dayanır ilk etkilenmem. Daha ben okur- yazar olmadan şiir sözlerdim ve anneme yazdırırdım. Türk halk kültürünün geliştirdiği düşünce çok etkilerdi beni. Çünkü, bir kere Türk halk şiirinin tasavvufa etkisi vardı. Osmanlı kültürünü engelleyen, olumlu anlamda engelleyen bir etkisi olmuştur Türk halk şiirinin. Yunus Emre örneğin. Mevlânâ ise,Türkçe yazmamasına rağmen Türk halk kültürünün ürünüdür. Ayrıca Bektaşî-Alevlîlik çok önemli. Bektaşî- Alevî olmayan ozanların da bazıları çok önemlidir. Hacı Bayram Veli mesela. O bakımdan Türk halk şiiri beni teşvik eden  bir kaynaktır. Bu Türk halk şiiri benimle beraber Türkçe’yi  de kurtarmıştır. Çünkü bildiğimiz gibi Osmanlı döneminde bir devlet politikası olarak Türkçe reddedilmiştir.  Geçenlerde merhum olan değerli  profesörümüz Fahri İz’in hesaplara dayanan bir görgüsü, F.Sultan Mehmet İstanbul’u teşgil edinceye kadar, Osmanlı döneminde kullanılan Türkçe, Osmanlı Türkçe’sinin üçte ikisi idi. Fatih’ten sonra, bu, üçte bire indi. Üçte ikisi Fars ve Arap dili oldu. Halk türküleri ve ozanlarımız işte Türkçe’yi de  kurtarmıştır. Ezilmek şöyle dursun, yüzyıllar boyunca  gelişmesine de  katkıda bulundu. Bildiğimiz gibi 11. ve 12. yy. da felsefe saf dışı bırakılmıştı İslam aleminde. Oysa  daha önce  Arap aleminde, Fars aleminde çok ciddi felsefe çalışmaları vardı. Halk türküleri gerek ülkemizde, gerek o ülkelerde dışlandı. Bizim halk türküleri bir nevi felsefe ürünleri olarak da değerlendirilebilir.

İ.O: Bu söylediklerinizi destekleyen şöyle bir durum görüyorum: Felsefeyi bilimin, şiiri de felsefenin üstünde  yeğ tutmaktasınız. Dolayısıyla sizin şiirleriniz,  Anadolu’nun uzun tarihlerinin şiiri olarak, tarihe sıkı sıkıya bağlı. Peki, T.S. Eliot, Pound, Tagore. Bunların sizin şiirinize etkileri olmadı mı?

B.E:  Ben farkında olmadan etkilendim. Sonradan farkına vardım. Ben Hint edebiyatı  ile ilgilenmeden önce, İngiliz ve Amerikan  toplumlarında kültür alanlarında çok katı tutucu  bilinen T.S. Eliot ’un, Hint edebiyatı ve kültürü ile çok yakından ilgilendiğini gördüm. Öyledir de, fakat şiirinde devrimcidir. Kendi ülkesinde rastlamadığını o kültürde bulunmuştur. Ezra Pound çok önemli bir ozan. Hatta T.S. Eliot, zevkle, onun için “benim ustam “ der. Ama çok az şiirini kağıt üzerine dökebiliriz. Onun asıl katkısı ise , doğu ülkelerinin, Japonların , Çin’in kültürünü Batıda duyurmak olmuştur. Doğudan Batıyı  kurmuştur. Bunlar beni çok etkiledi. Asıl beni etkileyen ise, tabii ki, kendi halk türkülerimizdir.

İ.O: Bizim halk türkülerimizin zenginliği tartışılmaz. Anadolu halk türkülerimizi  şiirden ayrı düşünmek olmaz. Sanırım dünyada yeteneğimizin hiç tartışılmayacağı alanımız halk türkülerimizdeki zenginliğimiz. Hiçbir ülkede böyle bir  zenginlikle karşılaşamayız.

B.E: Çok haklısın! Mesela Amerikan türküleri üç aşağı beş yukarı hep aynı şeyleri söyler. İngiltere ‘de de öyle. Fransa’yı bilmiyorum. Türk halk şiirleri ise sürekli dinamiktir, çeşitliliğiyle zengindir. Mesela Kemaliye’de kadınların elinde büyük bir halk şiiri oluştu. Kemaliye çok yoksul bir ilçe olduğu için İstanbul’a ve diğer batı ülkelerine çok sayıda erkek gitmiş. Evde kalmış olan hanımlar ise nefis şiirler yazmış. Gurbet şiirleri  yalnızca erkeklerden çıkmamış,  kadınlardan da böyle  etkinliklerde  bulunanlar var. Bulabilirsem size  ulaştırmaya çalışacağım bu şiirleri.

İ.O: Efendim, kuşağınızın şairleriyle şiir üzerine kurulu tanışıklıklarınız, dostluklarınız oldu mu? Ör. İkinci Yeni döneminin dorukta olduğu tarihlerde ünlü bir siyasetçiydiniz. Ece Ayhan ile bir dostluğunuz olduğunu  biliyorum. Şairlerimizle hiç şiir paylaştınız mı? Bir masada oturdunuz mu?

B.E: Aslında, bir yandan şiir ile ilgiliyken, bir yandan da siyaset ile ilgilendiğim için kendi ozanlarımızla pek iletişim kuramadım. Mesela Can Yücel ile aynı yıllarda  Londra’da beraberdik. O da daha o tarihlerde çok iyi bir ozandı. Yakın dostluğumuz oldu. Hatta şimdi yeni kitabımda  eski ve yeni şiirlerimi topluyorum. Orada  bir şiiri bulacaksınız Can Yücel’den. Sonra, Cemal Süreyya benim gözümde aynı zamanda  çok özel bir insandır. İnsanların kimliklerini belirleme bakımından. Mesela  benim hemen hiç söyleşim olmadı. Cemal Süreya ile. Bir defa evimize  geldi. Ama şimdi bakıyoruz, Cemal Süreya hiç tanımadığı insanlar hakkında müthiş doğru şeyler söylemiş.

İ.O: Evet sizin için söylediği şunlar: “Ecevit’in şiirinde mutluluk duygusu, kişisel alanda değil, toplulukta ortaya çıkıyor. Toplumla ilişki, mutluluk duygusu yaratıyor.”

Hem büyük bir devlet adamı, siyasetçi, hem de bir şair olarak Cumhuriyet Türkiye’sine imzanızı attınız. Yazdığınız bir şiiri başka bir imza ile yayınlamayı düşündünüz mü? Yani sanat ve siyaseti bir de bu yolla ayırmayı.

B.E: Hayır. Yalnız, deyim yerindeyse şöyle bir serüvenim oldu: Robert Kolej’den Türkiye’ye geldiğim yıllarda, işte 13-14 yaşımda, ne zamansa ...  Doğrudan doğruya  çalışmaya  başladığım için eğitimimi  yarıda kestim. Basın-Yayında çalışmaya başladım. İngilizce Dil ve Edebiyatı bölümüne gidiyordum. Ankara’da Mehmed Kemal ile birlikte giderdik. Yakından görüşürdük ikimiz de gazetecilik yapardık. Bana bir-iki defa telkinde bulundu. “şiirlerini kitap haline getir!” diye . Oysa ben ancak birkaç şiirimi düzenlemeye vermiştim. Onun dışında, şiirlerimi açıklamayı hiç istemiyordum. Çünkü ben siyasete girdim. Siyaset ile şiiri karıştıranlar olur, bu da beni rahatsız eder. Onun için kitap bastırmayacağımı söylemiştim. Bir de bir şiiri bastırmak için çok düşünürüm. Yazdıktan sonra bir-iki sene bırakırım, düşünürüm tekrar dönerim. Onun için bir şiir kitabı yaptırmak istemedim. Fakat bir şiir kitabı benden habersiz basıldı. Mehmed Kemal yayınladı. Çok sevdiğim bir insan  olmasına rağmen, kendisine çok tepki göstermiştim. “Sen nasıl bunu yaparsın”! diye. Bu tepkimden dolayı hâlâ vicdan azabı duyuyorum.

İ.O: Sanıyorum Öğle Rakıları’nın etkisiyle yayınlamıştı.**(Öğle Rakıları /1986, M. Kemal’in şiir kitabının adı. Diğer kitapları: Birinci Kilometre /1945, Dünya Güzel Olmalı /1954, Söz Gibi /1977, Tükenmez /1990, bütün şiirler)

B.E: Belki de, evet. Şimdi tabii teşekkür ediyorum kendisine. Bana kapıyı açmış oldu. Ama o rahatsızlığı hep duyardım. İçimde şiirle siyaseti karıştırmamayı . Şiir Kitabımın  önsözünde bunu  uzun, uzun  anlatıyor. Siz gördünüz mü kitabı?

İ.O: Evet.

B.E: O ikiliği bir biçimde yaşadım. Fakat gitgide  açıktan siyasete  girmeye başladım. Ama belli bir düzeyde siyaset. Mesela Çanakkale ile ilgili şiirim hümanist bir şiirdir. Ya da Bosna ile ilgili şiirim.    

İ.O: Ben de tam bu noktada İkiyüzlü Adam  adlı şiirinizi konuşmak istiyorum. 1953 yılında yazılmış. Politik kişilik ile sanatçı kişilik arasında istense de istenmese de bir çelişki var. Belki bu çelişki verimli sanat ürününün üretimine de dönüşebilir. Başka bir bilincin niteliksel dönüşüyle. Zaten sizin poetik görüşünüzde, açıklamalarınızda ben onu gördüm. Hem sanata,  hem politikaya  dışardan bakmak, bu şiirinize yansımış. Burada bu çelişkinin yansımasını yakalayabiliyoruz . Bundan 50 yıl önce siz bu çelişkiyi şiire yansıtmışsınız. Bu durumunuz sizi rahatsız etmedi mi?

B.E:  Çok açık çok açık. Beni rahatsız  etmesinin somut belirtisi de bu dosyalar. Dosyalar beni bürokrasinin içine sürüklüyor tabii. Bir yandan da ondan kaçmak istiyorum ama ikisini  bir arada yürütmek de benim yazgım olmuş oluyor. Veya kişiliğimin bir sonucu olmuş oluyor. İlginç tabii.

İ.O: Söz kişilikten açılmışken, Bir Ozan Bir Devlet Adamını  Sorguluyor  adlı şiirinize de  bu çelişki yansımış.

B.E: Çeşitli örnekler var evet. Bu şiirlerim politikacı olmadığım şiirlerdir. Mesela Bosna şiirim bir insanlık dramını anlatır.

İ.O: Gereksiz Destan var bir de. Savaş karşıtı bir ozanı görüyoruz. Kendi sesinizle okumak ister misiniz.?

B.E: Kurultay’dan bu yana en büyük sıkıntım da bir ses problemim. Bir gidiyor, bir geliyor. Yürümemde  de rahatsızlık var. Doktorlar sık ,sık  yürümem gerektiğini söylüyorlar. Onun dışında bir sıkıntım yok. Fakat göz konusu da  beni çok rahatsız ediyor. Onun için bilgisayara gitmem zorunlu hale geldi. Bu günlerde o konunun  eğitimini yapacağız  eşimle birlikte.***(Röportajımızın yapıldığı 20 Ağustos 2004 tarihinden bir gün sonra, Sayın Ecevit, emektar daktilosunu müzeye bağışlayıp, bilgisayara geçiş yaptı)

İ.O: Geçmiş olsun efendim. Size göre, şiirden uzak kalan toplum, kendi içinde gurbeti yaşamaktadır...

B.E: Olabilir. İyi söylemişim .

İ.O: Şiir, felsefe ve bilim arasında karşılaştırma yaparak, felsefenin bilimden, şiirin de felsefeden önce geldiğini söylemektesiniz. Filozofun geniş özgürlük ufkuna sahip olduğunu dile getirirken, şairin ise, filozofunkinden daha büyük bir dünyası olduğunun da altını çizmektesiniz

B.E: Evet burada demek istediğim, şiirde nesirden daha fazla olanak vardır. Nesir ile  anlatamayacağımızı şiir ile anlatabiliriz.

İ.O: Filozofun nesiri daha çok tercih ettiğini görmekteyiz evet. Gerçi, Herakleithos gibi şiir aforizmalarla felsefe yapanlar da oldu. “Sanat bütün siyasanın üstündedir!” edebiyat-koop’ un manifestosunun bu ilk maddesine katılıyor musunuz? Bu maddemize karşı çıkan özellikle Toplumcu Gerçekçi çizgide olan arkadaşlarımız da var. Sizin şiiri felsefeden, şairi de filozoftan üstün yeğlemenize değindik. Bu bakımdan, manifestomuzun bu ilk maddesine katılıyor musunuz?

B.E: Evet bu düşünceyi hâlâ besliyorum. Çünkü sizin de benden naklen söylediğiniz gibi felsefeyi bilimden, edebiyatı da felsefeden önce düşünüyorum. Neden çünkü şiir dilinde akılcı düşüncenin yadsımadığı, şiirin akılcı düşüncenin üstüne yerleştiği görülüyor.

İ.O: Yani transandantal bir bakış. Sizin tasavvuf  düşünceniz de bu bağlamda değerlendirilmeli. Çünkü dışarıdan aşkın bir bakış söz konusu.

B.E: Gençlikten sonra yaptığım şiirlerde mesela, Özgeçmiş adlı şiirimde görülebilir:

Bir boşluktan bir boşluğa / bir cam bardağa dolmuşum / cam bardakta su olmuş / sudan içmiş can olmuşum // görünmezden cana / bir kumaş örülmüş / kumaşa bürünmüş / beden olmuşum // bir varmış bir yokmuş / iki boşluk arası / bir rüyalık âlemde / sen ben olmuşum

-1993 -

İ.O: Bir de size antipropaganda olarak dönen Sonra **** (1953 yılında yazılan bu şiir, Milli Selamet Partisi tarafından bastırılıp dağıtılmıştı. Ecevit, 1975 yılı yazında Adapazarı büyük alanında konuşma yaparken, bina çatılarından kalabalığın üzerine adı geçen şiirin basılı olduğu kağıtlar atılmıştı. Bu kez, şiiri bastırıp dağıtan Adalet Partililerdi.) adlı şiiriniz var. Şiirde tasavvufu da denediniz. Şiirinizde bir ileti sorunu yoktu. Çünkü, altında B.E. imzası vardı. Hümanist, savaş karşıtı, aşk, tasavvuf şiirleriniz var. Hiç slogan kullanmadınız, doğrudan doğruya.

B.E: Hiç düşünmedim. Siyaseti hiç düşünmeden yarattığım bazı şiirler ancak olduktan sonra siyaset ile bağlantı hale gelmiştir. Mesela Gereksiz Destan, savaşa doğrudan  en çok yaklaştığım şiirdir. Sovyetler Birliği ile A.B.D.’nin karşı karşıya  geldikleri          dönemin son günleri. O sırada, o duygularla yazılmış bir şiirdir. Doğrudan siyaset ile ilgili bundan başka bir şiirim yoktur.

       İ.O: Bu şiirinizde açık açık Sovyetler Birliği ya da A.B.D'yi görmüyoruz. Bu şiir, İran-Irak ya da günümüzde A.B.D-Irak savaşını da anlatıyor, Vietnam’ı da görüyoruz.

       B.E: Evet.

İ.O: M.E.B.’in lise müfredatından Divan Edebiyatı’nı budamasına nasıl bakıyorsunuz? Bir de öz Türkçe adına anlaşılmaz sözcükleri kullanan sözüm ona dil devrimcilerimiz var. Dil konusunda edebiyatçı nasıl bir duruş sergilemeli?

B.E: Tabii Osmanlı döneminde F.S.Mehmet’in gelmesinden sonra Türkçe kasıtlı olarak itiliyor. F.S.Mehmet işgalden sonra Ermeni ve Rumları İstanbul’a dolduruyor. Bu, Türkçe’nin Divan aleminden de geri kalmasının nedeni olan bir süreci başlatıyor. Diğer bir hamlesi, kendisine işgalde katkıları olan Çandarlı Halil Paşa’yı öldürmesi. Sonrasında ise, Türk  asıllı Sadrazamın iki yüz yıl gelmediği, getirilmediği görülüyor. Gelenler de “Türk’üz”  demeden Türkleşenler. “Türk’üz” demiyorlar çünkü Türk olmak hor görülen bir durumdu. Avam da sayılmazdı Türkler. Siyasi özellikleriyle hor görülüyorlardı. Şimdi Divan Edebiyatı Türkçe’nin en gerilediği dönemde önce  çıkmış bir edebiyattır. Bugün benim gibi seksen yaşındakiler bile Divan Edebiyatı’nda kolay kolay bir şey anlayamıyorlar. Ben mesela ilkokuldayken hendese gideceğim vakit babama başvururdum. Babam bana tercüme ederdi. O dönemde yazılan Divan Edebiyatı’ndan, Türkçe öğrenenlerin bir ölçüde rahatsız olması doğaldır. Büsbütün edebiyat dersinden çıkarılması doğru değil muhakkak. Edebiyat bilimciler ise bu dersleri mutlaka almalıdır. Alfabenin Arap alfabesi olması da ayrı bir zorluk. O yüzden de Divan Edebiyatı’nın müfredattan kopuşunu biraz da doğal bir ayrılık olarak değerlendiriyorum. Tabii söylediğiniz gibi, aksi bir durum da, özenti dilinin gereğinden çok fazla kullanılması. Gerek reklamlar, TV ve duvarlardaki  yabancı sözcüklerin yaygınlaşması, gerek anlaşılmaz sözcükler, bunların hepsi Türkiye’yi ve Türkçe’yi zorluyor.Türkçe yüzyıllarca Osmanlı döneminde kendisini korumuştur; günümüzde de koruyacaktır. Tabii bunu teşvik etmek  lazım. Bazı dil bilginleri Türkçe’nin üstlendiği olanakları açıklamışlardır. Şimdi burada , biz öz Türkçe dediğimiz Türkçe’yi kullandıkça, görünürde bir haklılık taşıyarak bazı kesimlerin tepkileri “Bütün Türk  toplumları birleşiyor. Türkçe’nin de yayılması çok önemli fakat Türkçe ile karşılaşınca bir çoğu Türkçe’yi anlamıyor!”  Doğru. Bugün kullandığımız Türkçe’yi Azerbaycan toplumu dışındaki toplumlar anlamıyor. O da tam anlamıyor. Zaten bilimsel anlamda Türkçe bilen yok. Onun için ben bazı çevreleri kızdırmak pahasına önce bu durumu söylüyorum. Osmanlı hiçbir ülkeye, mesela Balkan ülkelerine Türkçe öğretmemiştir. Anadolu’dan giden Türkler dışında Türkçe bilen yoktu. Osmanlı gittiği yerlerde Türkçe öğretmemiştir. Osmanlı, aksine bir politika gütmüştür. Siyasal açıdan belli güçleri, hakları olan Türkler Türkçe konuştular. Buna karşı çıkılamıyordu. Şimdi bu Fethullahcıların  girişimleriyle ilk defa bu sağlanıyor. Onun dışında, ben ne Fethullahçılık bilirim ne de Nurculuk. Fethullah Hoca’nın başka düşüncelerini de bilemem. Ama iki-üç dil eğitimi yapmaları, bulundukları ülkenin dilini, İngilizce’yi ve bunun yanında Türkçe’yi öğretmeleri önemlidir. Bunlar çoğaldıkça ve bizim TV yayınlarımız o ülkelere gittikçe varolmayan Türkçe bilgisi o ülkelere girecektir.

       İ.O: Amaç, Türkçe’yi birleştirmek midir burada yoksa başka bir şeyi mi birleştirmektir?

       B.E: Türk kültürünü birleştirmek önemlidir. Türkiye’yi birleştirmek mümkün değil.

İ.O: Efendim sizin politik kimliğiniz ile sanatçı kimliğinizi bir şekilde ben birbirinden koparamıyorum. O bakımdan ben şiirin hiçbir biçimde kuma kabul etmeyeceğini düşünüyorum. Şiir kuma kabul etmez. Şiir tek eşliliktir. Şiir ile evliyseniz, bir de onun yanına politikayı almak, onun yanında  ticaret yapayımı almak  çok zor diye düşünüyorum. Şiirin kuma kabul etmeyeceğine katılıyor musunuz? Yaşamınızda bu sizi zorlamadı mı?

B.E: Şiirli yaşamımın ikinci bölümünde özellikle söyleyebilirim: Bir ozan nasıl doğada gördüklerinden etkilenerek şiir yazabilir. Bir bahçe için yazılabileceği gibi bir şiir için de şiir yazılabilir.

İ.O: Fakat sizi rahat bırakmıyorlar. Buna ne dersiniz?

B.E: O benim sorumluluğumda. Çok istesem, daha önce bırakırdım siyaseti veya şiiri. Siyaseti kendime bir görev bildiğim için, sorumluluk aldım. Siyaset dışarıdan gelirken şiir içeriden geldi. Mesela Babürşah, dünyada eşi az rastlanır bir düzyazı uzmanı. Savaşlara girerken yolda hiç görmediği bir çiçekle karşılaşınca, hemen atında iner notlarını alırmış. Adam hem siyasal görevini yapıyor, hem de öbürü kaçamadığı bir şey

İ.O: Boşluğu öyle doldurmuş yani.

B.E: Evet.

İ.O: Bülent Ecevit’in yaşamı boyunca içindeki boşluk şiir miydi, politika mıydı?

B.E: O kadar kesin bir ayrılığı hiçbir zaman yapamadım, Ama öncelik derseniz , şiir ve sanat benim kendi iç dünyamda siyasetten  çok daha fazla yeri olan bir şeydir. Politik yaşamımda da şiir benim hep özelim kalmıştır.

Bir gün, eşimle Çanakkale’den Gelibolu üzeri, parti ile Ankara’ya gideceğiz. Yolu kaybettik. Onun üzerine, dolaşarak Türklerin, Fransızların, İngilizlerin mezarını keşfettik. Yağmur altında zavallı Türklerin mezar taşlarında bir şey yok. Yabancıların mezarında yazılar var. Notlar aldık. Hiç unutmam, on dört yaşında bir İngiliz’e verilen borazancılık görevi. O da ölmüş. Bu beni müthiş etkiledi ve Çanakkale Destanı’nı yazdım. Bunu Çanakkale için bir destan yazayım diye değil, oradaki gördüğümden şiirsel anlamda etkilendiğim için. Oturup da bir gün ben de bir Çanakkale şiiri yazayım diye düşünmemiştim. İçimde şiirin özü olduğu için o kendiliğinden geldi.

İ.O: Arayış’ taki yazılarınız nedeniyle derginiz toplatıldı. 30 Mayıs 1981 yılında, Milli Güvenlik Konseyi’nin 52 sayılı bildirisi ile yazı yazmanız  ve konuşmanız yasaklandı. Duygularınız nasıldı?

B.E: O bir tepki cezasıydı. Fazla da önemsemedim. Nasıl olsa siyaseti ve şiiri sürdüreceğim diye. Ama kızdım tabii.

İ.O: Cezaevi sürecinde şiir yazdınız mı?

B.E: Hayır. Hatırlamıyorum.

İ.O: Şiir, yaşadığınız an mı geliyor, daha sonra mı? Van Gölü Canavarı adlı şiirinizle ilgili bir saptamam var: Canavar, İnsanın kendi içindedir. Fakat insan bunun farkında değildir. Bu önermeyi çıkardım şiirinizden. Bu önerme uzun bir düşünsel sürecin ürünü olarak mı giriyor şiirinize?

B.E: Kendiliğinde geliyor şiir bir ilhamla. Gölün altında, denizin altında saklanan, dolayısıyla insanın ruhiyatının altında saklanan bir gölü hep düşündüm. Bunu, bir şiire yöneltebilmeyi hep düşündüm. Bunu bir şiirde yazmayı istedim. Uzun yıllar bunun yolunu bulamadım.Ta ki, Van Gölü Canavarı haberlere girinceye kadar. O zaman bir çok şey bağlanmış oldu benim için. İnsan ruhiyatının göle benzetilmesi ile ilgili şiiri yazmayı doğrusu düşünmemiştim. Burada durum, toplumsal bir olay halini alınca, psikoloji ile ilgili bir şey ortaya çıktı. Bunun en iyi bilincine Mavi’deki öğrenciler vardılar. 97’den beri de Van Canavarı ortaya çıkmadı. Şiirimi güzel değerlendirmişsiniz.

İ.O: Bülent Ecevit, üzerinde çalıştığı bir şiiri hemen bitirmiyor. Zamana bırakıyor, demlenmeye bırakıyor. Peki hangi duygu veya düşünce Ecevit Şiiri’ni tamamlıyor? Olmazsa olmazı var mı Ecevit şiirinin? Gizli mesajları var mı?

B.E: Uzun süre üzerinde durduğum için, ancak belli bir noktadan sonra, kendime güven gelirse ortaya çıkarıyorum. Mehmet Kemal ile çatışmamın nedeni de oydu. Birçok şiirimi daha kimse bilmiyordu. Mehmet Kemal’in bildikleri ve beğenisi de beni tatmin etmemişti. Şiirlerimin demlenmesi gerekiyordu. Bazılarını sonradan çıkardım, bazıları kaldı. Olmazsa olmazım zaman ve tatmin.

İ.O: Şiirleriniz ilk ne zaman yayınlandı?

B.E: 19 yaş şiirleri diye Vedat Nedim Tör şiirler yayınlardı. Üç ayda bir yayınladığı Hep Bu Topraktan adlı dergisinde benim on beş kadar şiirimi yayınladı. Babamla yakından tanışırlardı. Belki de o vesileyle haberi olmuştur şiirlerimden. O şiirler 15-17 yaş arası yazdığım şiirlerdi. Bir çoğunu yırttım attım o şiirlerin. Belki de atmasaydım, ileride gözüme girerdi o şiirler. Zaman ve oluşum önemliydi. Hızlı yazmadım. İlk yayınlanan şiirim V. Nedim Tör’ün yayınladığı Robot adlı şiirimdir: I Ellerim, dallar gibi bâzen açılır Allaha,/Ki Allahtır veren bu güçsüz ellerimi benim./Senin, ellerimden güçlü ellerini ki; ben verdim./Onlar kapalıdır Allaha...//Bir parça demirden ibaretsin Allaha göre,/Korkma günahların için!/Ben yüklenip günahlarını senin/Görülmemiş bir ağırlık vereceğim göksel terâzilere.//İstediğini öldür!//Lüzûm yok düşünmene cehennemlerde yanışı./Ürkme hayattaki acılardan bile!/Voltlarla ölçülüdür/Bir robotun acıya dayanışı...//Sana verdiğim bir ömürdür/,Ki sen yaşamadan sürüyorsun onu./Sana bu ömrü verenler senden çabuk ölür;/Çeliğin çürümesi kadar uzaktır bir robotun sonu//Allah Allah olduğu için yarattı beni/;Ben Allah olamıyorum ne kadar yaratsam...//Ve tapmıyor bana,/Benim yarattığım adam;/Beni yaratana/Ben nasıl tapıyorsam...//II Yarını görüyorum...//Küsen dostlar gibi çekilmiş içimden/Sessizce ruhum.../Ve mahrumum/Altıncı hissimden...//Benim de ellerim unutmuş/Dallar gibi açılmayı Allaha.../Ne ince minarelerden beyaz bir ezan/Yükselir alaca karanlık bir sabaha;/Ve bir çan/Çarmıha gerili bir gönülde ürpermez artık./Ve ne bir yaslı kadın adar ömrünü siyaha...//Sarmaşıklar gibi sarıyor/Eski mabetleri unutuluş...//Benim de ellerim unutmuş/Dallar gibi açılmayı Allaha.../III Şairlerin mısraları ile kırıldı Prometenin zincirleri.../Ve altın sahifalarda Prometeyi bir ilâh yaptı;/Prometeye ilah gibi tapt/ıKendi kendini öldüren aptal şairleri/İnsanlığın...//Haramdı Prometenin çaldığı kutsal ışık,/Ki tertemiz beyazlığını söndürdü/Çevremizdeki karanlığın.../Eskiden o bakir karanlıkta bize bakir rüyalar görünürdü,/Ve gökler ötesinin kutsal ışığıyla biz/İçimizden aydınlanırdık.//Haramdı Prometenin çaldığı kutsal ışık./Aydınlık yollar gitmez Allaha./Aramızda iki dargın yelkenli gibi gererek mesafeyi/Her an uzaklaşıyoruz Allahtan biraz daha...//IV Yarının çelik koridorlarında yürüyorsun/Kara bir alın yazısı kadar mutlak.../Ve beni bir Allahsız mabede götürüyorsun/Çelik kollarında taşıyarak...//Dayanılmaz ağrılarla kör ediyor gözlerimi/Gözlerinde bakan elektrik.../Ve ürpertiyor vücûdundan vücûduma değen çelik/İğrenç hayvanlar teması ile derimi...//Çelik koridorlarda/Çınladıkça senin sebepsiz kahkahaların,/Yankılar beni günahım gibi çarpacak her duvarda/Yarın...//Ve her baş birer korkunç gonk olmalı,/Ve şehirler dövülen başların/Madenî çığlıklarıyla dolmalı /Yarın.../

İ.O: Birçok antoloji hazırlayan şair-yazar, sizin şiirinize yer vermedi. Gerçek düşüncenizi merak ediyorum. Şiirlerinizi yayınlamamaları, poetik bir tercih miydi, politik bir tercih miydi? Bülent Ecevit adı ambargolu muydu? Poetik  bir tercihse, neden antolojilerde bir yığın kalitesiz şiir bol bol yayınlandı?

B.E: Hiç üstünde durmadım. Bazıları tamamen ilgi dışı olarak görmüşlerdir. Edebiyatçılar Derneği Başkanı durup dururken bana hakaret etti.*****(Edebiyatçılar Derneği’nin 34 sayılı bültenini anlıyoruz. Ağustos 1996 ylında yayınlanan bültende, 27 Temmuz 1996 yılında yazıldığı anlaşılan "Bülent Ecevit Neden Şair Değildir?” başlıklı yazı.)Onun da üstünde durmadım. Ozanlığımla siyasetçiliğimin birbirine karıştırılmasından çok korkmuşumdur. Ayrıca çok önemli yazı ustalarından bana gelen olumlu tepkiler, bana yetti de arttı da. Mesela Tahsin Yücel ’ in  benim şiirimle ilgili görüşleri, Cemal Süreya’nın görüşleri...

İ.O: Bir de Cengiz Aytmatov’u unutmamak gerekir.

B.E: Cengiz Aytmatov müthiş tabii.

İ.O: Şiirinizde hem modernden hem gelenekselden yararlandınız. Ne Garip, ne İkinci Yeni, ne Toplumcu Gerçekçilik; bunların dışında bir şiir yazdınız. Siyaseti bir ucundan tutan çokları, sayısız kitaplar çıkardı. Siz şiirinizde slogan kullanmadınız oto sansür müydü?

B.E: Kesinlikle oto sansür uygulamadım şiirde.

İ.O: Sonra adlı şiiriniz size karşı kullanıldı hasımlarınız tarafından. Bu şiirin halk kültürüne dayalı olduğunu söylediniz. Ateist olduğunuzu bile ortaya attılar. Muhatabınız olan halkımız o tarihlerde bu şiiri doğru olarak anlayabilmiş midir? Bugünkü halk bu şiiri anlayabilir mi? Çünkü kültürel emperyalizm çemberi iyiden iyiye daraltıyor. Kendi kültürümüze yabancılaşma ile karşı karşıya bulunuyoruz. Halk kültürü bilincimiz yok edilirken, halkımız bu şiirinizi anlama bilincini de yitirmiyor mu? 

B.E: Türk Tasavvuf kültürü ile ilgili olanlar bu şiiri anlayabilirler. Bana karşı bu şiir antipropaganda olarak kullanılınca ben de tepkimi koydum. Bu konu öylece kapandı.

İ.O: Halk sizi hep doğru mu algıladı? Halk sizi hiç yanıltmadı mı?

B.E: Halktan hiçbir kuşku duymuyorum.

İ.O: Şiir felsefeden önce geldiğine göre şair dokunulmaz mıdır?

B.E: Divan Şairleri, iktidar ile sürtüşmeye girmekte kaçardılar. Buna karşılık, halk ozanları dilediği gibi konuşurlardı. Onlara da pek dokunulmazdı. Yani bu dönemde, Kuvazi Demokrasi döneminde Nazım Hikmet’in şiirleri dünya kadar dert edilmiştir. Nazım o dönemde olsaydı. Başına bir şey gelmezdi. Çünkü Türk kültürünün bir başka özelliği var. Mesela çağımızda Karagöz, günümüzde bayramdan bayrama bir çocuk eğlenceliği olarak oynanıyor. Oysa Osmanlı döneminde Karagöz ve Hacivat’ın çok önemli siyasi bir işlevi vardı. Olayları, izleyicilere eleştirel bir gözle, bütün olanı biteni, tüm açıklığıyla dile getirirlerdi. Sadrazamlara hakarete varıncaya kadar dile getirirlerdi.

Karadeniz’de bir deniz savaşı çıkıyor ve ülkemiz bundan etkileniyor. Bir gölge oyunu ustası, deniz savaşının teknikleri üzerine yabancılarla Osmanlı ilişkisini ortaya koyuyor. O dönemde belli ki, padişahlar ve vezir, sanatçılarla gizli bir anlaşma yapmış gibiydi. Sanatçıların adeta dokunulmazlığı vardı. Sultan Murat döneminde, Abdülhamit döneminde yasaklanıyor. Fakat yasağı halk dinlemiyor tabii. Hapislere de atılmıyor sanatçılar. Çünkü  Osmanlı’nın şöyle bir özelliği var: Anadolu halkı, devşirme olmayan halk, Osmanlı Devleti’nin  yetkilisi olarak görülüyor. Köyler birbirinden uzak tutulmuştur. Köylü ve kasabalı yönetimin dışına itilmiş ve  “ Sen istediğin kadar bağır, çağır ben ses çıkarmayacağım. Sen de benim siyasetime fazla karışma!” Benim Köy-Kent Projemin kaynağında da bu durumun karşıtlığı yatar. Osmanlı’da Türk kökenli sadrazam gelmemesi, en ufak bir hatada kellesi gidecek adamın hazırda bekletilmesi demekti. Şiir ve Türkçe, Osmanlı’nın bu özelliği sayesinde halk kültürümüzde yaşama şansı bulmuştur.

İ.O: Halka kızdığınız dönemler de olmuştur....

B.E: Hayır! Hiç olmadı.

İ.O: Dostun gülü hiç sizi yaralamadı mı? Siyasi kızgınlıklarınızı hiç şiire dökmediniz mi?

B.E: Katiyen aklımdan bile geçmedi. Mücadelemi yaptım. Hapislere girdim-çıktım. Fakat halka kızamam.

İ.O: Ülkemizde hem siyasetçi, hem şair olan sizin kadar ünlü ikinci bir isim gelmiyor aklıma. Bu anlamda özel bir durumunuz var. İkisine ayrı tutabilmeniz de ayrıca çok ilginç.

B.E: Şiirine siyaseti karıştıran çok ama. Şiirinde siyasetten nemalananlar.

İ.O: Köy-Kent projesinin en büyük savunucusu oldunuz. Buradaki amaç, birlik ruhunu yaratıp, güçlenmektir kuşkusuz. Fanzinler, dergiler, ayrı ayrı örgütleniyorlar. Ortak dünya görüşüne sahip olan çok kişi ayrı ayrı dergi çıkarıyorlar. Solun kaderi gibi. Bizler tekelciliğe de karşı olan edebiyat kooperatifi üyeleri olarak, bireyin kurtuluşunun toplumun kurtuluşundan geçtiğine inanıyor ve bunu savunuyoruz. Onur üyemiz olur musunuz?

B.E: Memnuniyetle! Ancak siyasete yeniden dönüyorum diye yanlış anlaşılabilir bazı kesimler tarafından. Ama, destek olmaya çalışacağımı söyleyebilirim.

 

24 Ağustos 2004'te B. Ecevit'in Oran'daki Kütüphaneli Evi'nde yapılan bu söyleşi, edebiyat-koop Dergisi'nin Kasım-Aralık 2004 tarihinde yayınlandı.