MODERN ÇAĞIN KISKACINDAKİ ŞİİR

MODERN ÇAĞIN KISKACINDAKİ ŞİİR

 

Platon’un mağara alegorisini hatırlayalım. Birbirlerine zincirle bağlanmış, hareketleri engellenmiş bir grup insan, sırtları mağaranın ışık alan kapısına, yüzleri mağaranın duvarına dönüktür. Dış dünyada hareket halindeki tüm nesnelerin gölgeleri, arkadan gelen ışık sayesinde mağara duvarına yansımaktadır. Bir an için, felsefe tarihinin bu en bilindik alegorisinden uzaklaşalım ve hemen şu soruları soralım: Bruegel’in tabloları ve Mısır Piramitlerinin tartışmalı sırlarının açığa çıkması sorunu çağımıza mı denk geldi? Altın Oran’ın resim ve mimari ile başlayan sanattaki hali, ilk hangi modern çağ tartışmalarının problemi oldu? Sımsıcak bir edebiyat türü olan ‘mektup’, yerini soğuk sembollerin kullanıldığı sosyal medya yazışmalarına ve elektronik postalara bıraktığına göre; şiir de modern çağın kıskacında yok olup gidiyor mu?

Modern Olanın Bağlamında Yüzme Bıçağı Kavramının Ortaya Çıkışı

Platon’un mağarası bizi bir kenarda bekleyedursun; eski çağlardaki atalarımızın avladıkları avlarını parçalamakla meşgul oldukları bir başka mağaraya göz atalım: Atalarımız, ellerinde kavrayabilecekleri büyüklükte iri iri taşlarla, önceki kuşaklardan öğrendikleri gibi, avlarının kalın derilerinde gedikler açarak kemiklerini kırıp, etlerini sıyırmakla uğraşmaktadırlar. Derken, içlerinden biri, hayvanın bilenip keskinleşmiş kaburga kemiklerinden biri ile avın derisinin çok daha kolay yüzülebileceğini fark eder. Giysi olarak kullanılmak üzere, paralanmadan çıkarılan post ve yemek için dilimlenen etler, yaşamı kolaylaştırmıştır. Böylece kemik, ilk yüzme bıçağı olarak ortaya çıkar. Hayvanı vurup öldürmek, kesip yüzmek, etlerini parçalamak için sadece taş kullanılırken, birden yeni üretim aracı olarak ve sadece deri yüzmeye yarayan biçimi değiştirilmiş yeni bir nesne çıkmıştır karşımıza. İri ve yaralı bir bizonun, avlanmasından belki de daha zor olan parçalara ayrılmasında kullanılan taşların yerini yeni bir nesne almıştır artık: Kemik. Bu yeni nesnenin dildeki kavramsal karşılığını, bir eğretileme ile Yüzme Bıçağı olarak ele alabiliriz.

İcatlar tarihinin, birçok amaç için kullanılan nesneleri, zaman içinde bir tek amaç için kullanılan aletlere dönüştürdüğünü biliyoruz. Avlanmaya, korunmaya, yiyecek hazırlamaya yarayan taşın yerini alan Yüzme Bıçağı, kategori diye adlandırılan yöntemin nasıl ortaya çıktığını gözler önüne seren ilk hareketi başlatmıştır.

Geleneksel kullanıcılar, yeni olana karşı direnip taşta ısrar ederken, yeni olana hevesli olanlar ise, taştan vazgeçip kemik kullanmaya geçmiş olmalılar. Bu iki ayrı nesneyi birbirine entegre eden, postmodern yaklaşım içindeki başka birileri, kemik-taş sentezli çeşit çeşit icatlar yapmış olmalılar. El becerileri, atalarından beri taş kullanarak av postu yüzmeye alışmış insanların, Yüzme Bıçağı ile iş görmeye geçişi sanacağımız gibi kolay olmasa gerek. Günümüzde, kurban bayramında eline ilk defa kasap bıçağı alanların, kendilerini yara bere içinde bırakmaları bu durumdan pek farklı değil.

Yüzme Bıçağı ortaya çıkmadan önce insanlar mağaralarında karınlarını doyuracak yiyeceklerinin üzerinde eski usulle çalışıyor, günümüzde müzik dediğimiz sanatın en ilkel ilk seslerini senkronize biçimde keyifle çıkarıyorlardı. Sesin harmonisinin tekrarları ritimleri, ritimler ise ezberleri yaratıyordu. Henüz kayıt cihazlarının ortaya çıkmadığı ilk çağlarında, insanoğlu yemek müziğini bulmuştu. Avı üzerindeki üretiminin ilkel vurmalı ezgilerine belki ıslığını da katarak, atalarımız, Beethoven müziğinin en eski kaynaklarını yarattılar.

Mağaranın dışında, kapı ağzında bulunan kimseler, içeriyi göremeseler de mağaradaki komşularının çıkardığı seslerden, karnı doyanın eğlenceli durumunu tahmin edebilirlerdi. Şölen haline gelebilecek ezberin önemi, çıkarılacak olan müziğin hafızada kolayca kalabileceği seslerin yaratılmasında gizliydi. Bu seslerle yaratılan müzik ise, duygularının, hâl ve durumlarının yansımasıydı. Şiir denen tılsımlı sanatın ilk kaynakları, işte bu ilk ezberlerdeki seslerden emmiştir ana sütünü.

Pekiyi Yüzme Bıçağı bu ezberi nasıl etkileyip değiştirmiş olabilir? Bu sorunun yanıtı, üretim araçlarının değişiminin değiştirdiği üst yapıda gözlenebilir. Önce yeni bir nesne olarak kullanım hayatına giren Yüzme Bıçağı, modern bir kavram olarak kültürü dönüştüren yeni bir çağın başlangıcını işaret etmiş; yeni üretim araçları ve biçimlerinin değiştirdiği yeni üretimin yeni sesi, çağlar boyunca her seferinde güncel olan müziğe müdahil olup sanatın ve inancın rutin akışını değiştirmiştir. Yeni üretim biçimi, sonradan ise Havva’nın yaratılış kaynağı olan Adem’in kaburga kemiğine uzanan kutsallık yolunun, asfalt kaplanmış ilk patikalarından biri olmuştur belki de.

Ahh’ların ve Ohh’ların Işığında Geleneksel Olan ile Yeninin İlişkisi

İnsanoğlunun temel iki duygusu olan sevinç ve acı, tüm çağlar boyunca belki de en eski iki değişmez ortak sesin yarattığı refleks iki sözcüğü günümüze kadar taşıdı. Canı yananın gırtlağından kasılarak çıkardığı ‘ahh’ çığlığı ile sevinç ve rahatlamanın gevşeyerek çıkardığı ‘ohh’ çığırması, tarih sahnesinde dil kurucu değişmez iki ayrı tözü hep canlı tuttu. Atalarımızdan miras aldığımız bu en eski iki sesi, hiç değiştirmeden eski çağlardan beri kullanıyoruz. Yeryüzü üzerinde tüm dil ve kültürlerde ‘ahh’ ve ‘ohh’ insanlık tarihinin en eski ortak iki sesidir.

Acı ve keyif, mutluluk ve hüzün, trajik unsur ve ‘humor’ un tragedya ve komedya karşısındaki durum ve tutumlarının İlkçağ filozofları tarafından ilk defa sistematik bir inceleme sorunsalı olarak ele alındığını biliyoruz. Aristoteles’in Poetika adlı eserinde bu konunun karşılaştırmalı olarak saptamalarla detaylandırıldığını görmekteyiz. Geleneksel edebi türleri inceleyen Aristoteles, epik yazan ozanların zaman içerisinde tragedya yazarlarına, hiciv, alay ozanlarının ise komedya yazarlarının dönüştüğünü açık açık örnekleri ile söylemektedir. Üretim araçları ile değişen dil, evrile evrile hangi sesleri çıkarırsa çıkarsın, değişmeyen iki temel duygumuzun acı ve sevinç olduğunu biliyoruz. O halde tragedyanın tözsel sesinin ‘ahh’, komedyanın tözsel sesinin ‘ohh’ olduğunu söyleyebiliriz.

Acıyı ve sevinci yansıtan, taklit eden her tür sanat oyunu, ilk çıkışında azınlığın bir süre sonra da genelin sahiplendiği folklorik bir değere dönüşmektedir. Bu değer; bir süre sonra, rafine azınlıkça sanat dışı (zanaat ya da teknik) bir değer olarak ele alınarak, yeni düşünce, duygu, heyecan ve tutumlar yaratacak üretimleri ortaya koyacaktır. Her seferinde avangart rol üstlenen yeni sanat, modern çağı kendi koşullarında anlayıp yorumlayacak, dönüştürecek; yeni bir estetik algıyı da eski ile bağını tam anlamıyla koparmadan sürekli kılacaktır.

Yaşamı kolaylaştıran her yeni nesne, insanlık tarihine modern bir başlangıç yapmıştır. İcatların bitmek bilmeyen çıkışları alt yapıyı ve üst yapıyı değiştirip durdu. Değişen alt yapı, alışkanlıkları değiştirdi, alışkanlıklar da yeni ezberlere bıraktı yerini. İnsanlık, en eski çağlarından başlayarak ‘modernsözcüğü ile olmasa da bu kavramın kendisi ile sürekli yüzgözdü aslında. Alet edevatın kullanım amacındaki nesnel tekil karşılık, geleneksel üretim araçlarının ve kültür ögelerinin hızla ortadan kalkmasına neden oldu ve sürekli biçem değiştiren yeni estetiğin sınırlarını da çizdi. Günümüze, özellikle de sanayi devriminden sonra buluşların arka arkaya yağmur gibi yağdığı çağımıza, ‘modern çağ’ dememizin temel nedeni, daha kendi ezberini yaratamamış alt yapının, yeni nesne ve yeni kavramlarla uğradığı istilanın üst yapı kültür ögelerini de kararsız kılmasında yatmaktadır. Tereddüt halindeki üst yapı, yine sözcüğün kendisi olarak olmasa da kavramsal bir durum olarak, ilkel çağlarımıza kadar izi sürülebilecek postmodern dönüşler ve tekniklerle varlık göstermektedir. Cep telefonu, televizyon, bilgisayar, banka kredisi, kredi kartı, uçak, asansör, minibüs, feacebook, whatsapp, meteoroloji, fitness, sauna, rezidens, vergi dairesi, sosyal güvenlik kurumu, ATM, web sayfası, e-mail gibi kavramlar, hayatımızın vazgeçilmesi olduğu halde, şiirimizde neredeyse en az yer alan sözcükler olması başka ne ile açıklanabilir ki?

Geçmişe karşı olan her tutum, sonuç olarak ne kadar avangart olursa olsun, aynı zamanda geçmişe rağmen, geçmişe ilişkin olmak zorundadır. Yeni sanatın, eski ile bağını tam anlamıyla koparamayacağına yönelik savımıza karşı çıkacak en keskin örneği, belki de somut olarak resim sanatı tarihi içinden vermek en doğrusu olur. Bu çarpıcı örneği, Kazimir Malevich’in Siyah Kare (1915) adlı tablosunda bulabiliriz. Geleneksel sanat ile tüm bağları koparıp ‘hiçbir şey’in iddiasında olan soyut geometri diye adlandırılan bu çalışma, sıfır biçim olarak ortaya çıktı. Bir süre sonra ise, yaratmaya çalıştığı kendi geleneği içinde Kırmızı Kare ile kendisini tekrar etti. Malevich’in “Süprematizm” adını verdiği benzer çalışmaları, günümüze uzanan resim tarihinin önemli köşe taşlarından biri oldu.

Öklid dışı geometrilerin ışığından başlayan uzay fiziği geometrilerinin, Einstein ile geldiği son noktadan, yani göreceli zaman kavramı ile biçim değiştiren uzay zaman geometrisinin ortaya koyduklarından, sanat tarihi de elbette nasibini alacaktı. Çağın gözdesi sayılan Kübizm, deyim yerinde ise, Yüzme Bıçağı’nın gerisinde kalan taş kadar geleneksel doyuma ulaşmıştı. Malevich, Kübo-Fütürist döneminde, bıçak bileyleme deneyiminin ironik örneği de sayabileceğimiz; The Knifegrinder (Bıçak Bileyicisi -1912) adlı o müthiş, soyut geometrik kompozisyondan oluşan çalışmasıyla, resme hareket efektini katarak büyük bir devrim yaratmıştı bile. Çok geçmeden de Einstein’dan ödünç aldığı Yüzme Bıçağı ile, milyon yıllık resim tarihinin kazanımları olan figür, mekân algısı ve ışığı Siyah Kare’de söküp attı…

Gerçeklik Algısının Sorgulanması

Mağara alegorisine dönecek olursak, “gerçeklik nedir?” sorusunu ele almak zorundayız. Bu zorunluluk, bizi, ışığın mı, gölgenin mi, yoksa ışık-gölge ikilisi arasındaki ben-özne nesnesinin mi gerçeklik denilen kavramı ifade ettiği sorunsalı ile karşı karşıya bırakacaktır. Yaşamı boyunca zincirlenmiş olan birinin, kendiliğinden ya da Özgürleştirici Kişi tarafından serbest bırakılarak kendi yeni bireysel durumunun kavratılması, Platon’dan bu yana tartışmalı bir durumdur. Özgürleşen bireyin, ulaşacağı yeni aşamasının, diğer tutsakları özgürleştirme yolunda vereceği çabası ile kazanacağı anlamın, bu alegorinin en önemli unsuru olduğunu unutmamalıyız.

Aslında ‘modern’ denilen kavram ancak yeni üretim araçları ile ortaya çıkabilen bir durum olduğuna göre, mağara duvarındaki gölgelerden başka bir geçmişe tanıklık edememiş biri, nasıl olur da birdenbire, hayali kimse tarafından özgürleştirilir? Platon idealizminin mucizesi ile açıklamayı hatta ona inanmayı yeterli buluyorsak mesele yok. Bu alegorinin, belki de özgür düşünceye potansiyel olarak sahip olabilecek bireyi, özgürleştirmek vaadiyle idealizmin mağarasına hapseden bir gerçeklik yanılgısı olduğunu iddia edebiliriz. İddiamızın ispatı Özgürleştirici Kişi’ de yani sebepsiz kurtarıcıda aranmalıdır. Hiçbir üretim aracı ve ilişkileri değişmeden birdenbire bir kurtarıcı ortaya çıkıyorsa, Yüzme Bıçağı olmadan, koskoca av hayvanının postu, kendi kendisini de yüzebilir çünkü.

Işık, gölge ve özne dışında, asıl tartışılması gereken başka bir gerçeklik vardır ki, o da söz konusu alegorinin metinsel önermesini tartışmaya açan bu yargımızın kendisidir: Yüzünü ışığa dönersen, o güne kadar gördüklerinin gerçek değil, gerçeğin yansıması olduğunu kavrarsın. Böylece özgürleşirsin. Başkalarının özgürlüğü için vereceğin mücadele senin özgürlüğünü anlamlı kılar. Anlam kazanmış özgürlük erdemdir!

Gerçeklik algısı ne olursa olsun, temel bütüncül yöntemi soyutlama olan şiir sanatının, icat ettiği kendi gerçekliği, ozanın tüm hayali gerçeklik algısından soyutlama yöntemi ile yeniden ortaya koyduğu yeni bir gerçekliktir. Melih Cevdet’in deyimiyle; “Şiir gerçekten daha gerçektir!” İşte bu nedenle de geleneksel algı ya da modern algı karşıtlığı olsun-olmasın, şairin gerçekliğinin dayandığı asıl gerçeklik, soyutlama ile sözlediği yeni olan gerçekliğidir.

Modern Çağın Şiirdeki Evreleri

Yazılı ifadenin ilk örnekleri sayılabilecek olan mağara resimleri, kendisi ile kan bağıyla imaj ortaklığı kuran avangart şiirin soyutladığı gerçekler dünyasının ilk evrelerini de gözler önüne serer. Avladığı boğayı çakmak taşı ile mağaraya çizen kişi ilk soyutlamacıdır. O resmin içini, daha sonra aşılı boya ile ve en sonunda da mavi boya ile boyayan kişi ikinci evreyi başlatır. Gerçekte mavi boğa olamayacağı için, soyutlama üzerinde yeni bir soyutlama yapıldığını görürüz. Figür, boğanın yansıması değil, başka duygu ve düşüncelerin soyutladığı durumları ifade eder artık.   

Yazının icadı, şiirin modernleşme ile karşı karşıya kaldığı en büyük kırılmadır. Olağanüstü güçlü hafızalarındaki şiirleri ezberden okuyarak kitleler üzerinde tekel etki yaratan ozanlar, yazının icadı ile tahtlarından oldular. Şiirlerinin yazıya aktarılması sonucunda, şiirin kitlelerce taşınılabilir, ulaşılabilir, okunulabilir yeni durumu karşısında adeta ruhani kimliklerinden oldular. Binlerce yıldır ozanların oynadığı peygamber rolü, kaçınılmaz olarak dinlerin doğuşunu da sağladı. Dinsel metinlere kadar uzanan ozan sözleri birdenbire Tanrı’nın kelamı oldu. Şairlerin lanetlendiği dinler, ayet ve surelerini şiirsel sözlerle yazdılar. Şair özgürlüğünü yitirdi. Örneğin İslâm coğrafyasında şairin yegâne görevi Allah’a ve peygamberine methiyeler düzmekle sınırlandı. Şiirin en önemli iki teması olan ‘aşk’ ve ‘ölüm’e bakış açısı yeniden tesis edildi. Aşk şiirleri Allah’a yönelirken, ölüm için Allah’a kavuşma coşkusu köpürtüldü.

Şiirin ikinci kırılması yine yazıya ilişkin bir kırılmadır. Matbaanın icadı ile başlayan baskı-kopyalama ve kolay dağıtımı yöneten devletler sisteminden başka bir şey değildir bu. Bu sistem, yazıyı kontrol altında tutabilen, söze ve yazıya hükmeden gücüne güç katan bir devlet yapısı olmuştur artık. Bu yapıdan kendisini korumayı başaran ozanlar, merkezi idarenin uzağında olan kimselerdir. Örneğin, matbaanın zaten geç geldiği Anadolu’da sözlü edebiyatın kendi mecrasında geliştiğini görürüz. Özellikle Alevi-Türkmen geleneğinden beslenen ozanlarda insan odaklı özgürlük vurgusunu saz aşıkları ve dervişlerde görebilmemizin en önemli nedeni budur. Bununla beraber, çoğu Şafi Sünni Kürt dengbejlerin söz ve ağıtlarında bile trajik unsurlar, dinsel olan her türlü söylem ve otoritenin dışındadır. Çünkü otoritenin yazısından uzaktırlar. Yakınlıkları ise, yazı değil, otoritenin zulmünü anlatan yazgılarıdır

Bununla beraber, içinde bulunduğumuz çağın, en büyük üç aşığı, saz şairleri olan Aşık Veysel, Neşet Ertaş ve Aşık Mahzuni’nin sanatta geldikleri nokta, yazılı eğitimin en üst aşaması olan onlarca üniversiteye fazlasıyla bedeldir. Yazımızın konusu olmamakla beraber, ifade etmekte yarar görüyoruz; farklı farklı dönemlerde, farklı alanlarda ortaya çıkmış iki ayrı sanatı karşılaştırmak doğru olmaz kuşkusuz. Neşet Ertaş’ın Cahildim Dünya’nın Rengine Kandım adlı eseri ile Mahzuni’nin Boşu Boşuna adlı eserinin sanatsal tutum ve felsefi düzeyinin, Kazimir’in “hiçbir şey” iddiasındaki Siyah Kare’sinden, (yine ayrı bir tartışmalı konu olan, mezat kavramına bağlı, maddi değeri göz ardı edilmek kaydıyla) aşağıda olduğunu kim söyleyebilir?

Fotoğrafın icadı, şiirdeki imajinasyonun tepesine yediği yumruğun ilkidir. Üçüncü evre sayacağımız bu kırılmadan sonra daha büyük olan, hatta ‘dağılma’ diyebileceğimiz dördüncü evre, bugün 3D’leri de aşarak gelişen sinemanın ortaya çıkışıdır. İyi bir film izleyen kişi, en çok da “şiir gibi bir film” izlemiştir. Şiire paye vermek şöyle dursun; yüz yıldan fazla zamandır sinemanın şiirden rol çaldığı gerçeği ortadadır.

İlyada’yı Azra Erhat ve A. Kadir’in ortaklaşa mükemmel çevirisiyle kaç defa okursak okuyalım sinemada izlediğimiz Troya’dan sonra, Homeros’un ozanlık ve tarihsel değeri arasındaki denge, tarihsel değeri lehine büyüyecektir. Okumalara döndükçe Prad Pitt, Eric Bana, Orlando Bloom ve filmin diğer aktörleri gelip savaşçı kıyafetleri ile kitabın satırlarına yerleşecektir. Mehmed Akif’in Çanakkale Şehidlerine adıyla yazdığı destanın o müthiş sözlerinin imajları, birdenbire değer yitirecektir. Ya da Er Ryan’ı Kurtarmak filmini izledikten sonra epik olan savaş şiirlerinin tamamı yanıp kül olacaktır.

Karanlık sinema salonlarında kımıldamadan yüzümüz iki boyutlu perdeye kilitli, evlerde ise TV denen beyaz camın ve ellerimizdeki cep telefonlarının esiri halindeyiz. Platon mağarasının siyah gölgeleri, modern çağda yerini rengarenk bir başka gerçeklikle yeniden kurmuş. Milyonlarca yıllık mağaramızda değişen tek şey, renkler ve sesler. İçinde yer aldığımız bu alemde şiirin özgür söylemini kıskaçta hisseden için şiir kıskaçta mıdır, evet! Modern şiiri belki de tanımadığı için, şiiri romantik duygusal anlam aracı sanan, “Auschwitz'den sonra şiir yazmak barbarlıktır.” diyen Adorno gibileri de her zaman çıkacaktır. Çıkmalıdır da.

Şiiri, mağara yazılarından başlayıp fotoğrafa, sinemaya kadar icat edilmiş tüm yazı türlerinden ayrı düşünen ozanlar hep olacaktır. Şiirin asıl kaynağı olan sesten başlayarak örgülü sözün değerini, bir logos olarak ortaya koyan ozan için şiir, kıskacın da şiirini yazacaktır. ‘El’ sözcüğünü ‘eldiven’e, ‘eldiven’i, ‘merdiven’e, onu da ‘yürüyen merdiven’e, belki de ‘asansör’e kafiyeleyecek ozanlar hep çıkacaktır.

Renkli gölgeler alemine dalmış içimizdeki esirlerden biri, oturduğu yerden kalkıp; yüzünü bilimin ışığı ile aydınlanacak olan sanata dönecektir. Üstelik hiçbir Özgürleştirici Kişi’nin yardımı olmaksızın, belki de en doğal ihtiyaçlarından birinin yaşamsal gereği olarak. Hep olduğu gibi…